Kızmak, öfkeli olmak, hoşlanılmayan bir durumla karşılaşıldığında buna sinirleniyor olmak son derece insani olmakla beraber, bu duyguların nasıl ifade bulduğu ve sağlıklı sınırlar içerisinde ifade edilebilmesi toplumsal sağlığımız ve yetiştirmeye çalıştığımız gelecek nesiller için çok önemlidir. Öfke, kızgınlık, tıpkı sevinç, coşku gibi duygular olup kendi başlarına zararlı değillerdir. Öfke ve kızgınlık ister kadına, ister çocuğa, ister hayvana karşı, duygusal ya da fiziksel şiddetle ifade ediliyorsa buz dağının görünür olmayan kısmına bir göz atmak gerekir.

Kızgın olduğumuz zaman boğazımızın tuhaflaştığını, sesimizin kalınlaştığını, kanımızın ellerimize doğru yoğunlaştığını fark edebiliriz. Kızgınlık bedenimizde biyolojik ve biyokimyasal değişikliklere neden olur. Kızgın olduğumuz zaman bedenimiz adrenalin hormonu salgılar. Bu hormon zihnimizin en ilkel bölgesini uyarır ve “savaş ya da kaç” düğmesini aktive eder. Öfke aslında fiziksel varlığımızı tehdit edecek bir olayla karşılaştığımızda verdiğimiz biyolojik bir tepkidir. Artık şehirlerde yaşadığımız ve vahşi bir hayvanla karşılaşma olasılığımız düşük olduğu için de bu duyguyu bizi sinirlendiren eşimize, çocuğumuza, bir türlü bize yol vermek istemeyen önünüzdeki sürücüye yönlendiririz. Hissettiğimiz öfkenin nedeni fiziksel bir tehdit değil fakat psikolojik bir yaralanma ihtimalidir.

Şiddet sadece fiziksel olmayabilir. Fiziksel şiddet gibi cinsel, ekonomik ve duygusal şiddet de aynı mekanizma içinde işler. İçsel olarak kendini güvende hissetmemek, yaralanabilir olmak, eksik, yetersiz ve değersiz görülme ihtimali, eleştiriliyor olmak, suçluluk ve utanmışlık hislerinin hepsi, bu duygularının farkında olmayan bireyi öfke ve kızgınlığa bunun sonucunda da karşısındakine duygusal tacizden başlayıp, fiziksel şiddete kadar giden bir yolda zarar vermeye hakkı varmış gibi hissettirir. Öfke ve ardından gelen duygusal taciz ya da şiddetin rolü bireyin karşı taraf tarafından zayıf, hassas, eksik, değersiz olarak görülmemesini, aksine “güçlü” görülmesini sağlamaktır.  

Öfke, duygusal taciz ve şiddet bireyin her zaman kendini haklı ve karşısındakini hatalı görmesine ve bu yolla da kendi içinde tehdit oluşturan utanç, suçluluk, değersizlik gibi duyguların kontrol edilmesini sağlar. Duygusal ve fiziksel şiddet, bireyin karmaşık ve kabul edilebilir olmaktan çok uzak olan duygularını görmek yerine dikkatini başkalarının üzerine yönlendirmesine olanak tanır.

Buz dağının görünmeyen tarafı

Buz dağının görünür tarafında olan öfke ve bunun sonucunda görülen şiddet, bireyi çok daha ham olan duygulardan korur. Ham duygu insana özgü olsa da bazen bireysel, bazen de toplumsal normlardan kaynaklanan nedenlerle “zayıflık” olarak görülür. Yaralanabilir yani “zayıf” olmak, suçluluk, depresif olma hali, kıskançlık, yas, utanç, pişmanlık, kaygı, reddediliyor olma korkusu, kendini kapana kısılmış gibi hissetme, stresli olma hali, saldırıya maruz kalma hissi, saygısızlığa uğradığını hissetme gibi çok daha temel duygular buz dağının görülmeyen tarafını oluşturur.

Duygularımızın farkında olmanın, bunları isimlendirebilmenin ve bunların sözel olarak ifade edebilmenin, her iki cinsiyet için de “zayıflık”tan ziyade “değerli” görülmesi toplumsal şiddetin önlenmesi için oldukça önemlidir. Bireyin çocuklutan başlayarak duygularını yaşamasına izin vermek, duyguyu zayıflık noktasından çıkarıp ifade edilebilir hale getirmek işin başlangıcı olarak görülmelidir. Her türlü şiddetin kınanması ve çocukların şiddet ile ilgili ikircikli/paradoksal mesajlar almaması da toplumsal bir sorumluluk olarak görülmelidir. Şiddetin ve her türlü tacizin toplumda otoriteyi temsil eden kişiler tarafından “eksiklik” olarak nitelendirilmesi, yeni yetişen bireylerin öfke ve şiddetle ilgili karmaşık mesajlar almalarına engel olacaktır.