İnsanoğlu 100 binlerce yıldır dünya üzerinde dolaşıyor. Diğer canlılara göre fiziksel yönden zayıflık ve eksikliklerini aklı ve zekasıyla kapatıp dünyaya hükmeden tür olmuş. Araç yapabilmesi, semboller geliştirip bu sembolleri gelişmiş dil yapılarına dönüştürebilmesi, aile yapısı ve sosyal topluluklar oluşturmadaki üstün kabiliyeti onu tüm türler arasında farklı kılmış.

Öncelikle usta bir avcı ve mahir bir toplayıcı olarak başlayan yolcuğunu bugünün yüksek uygarlık seviyesine getirebilmiş. Aslında, 100 binlerce yıllık yolcuğun içinde insanoğlunun yerleşik hayata geçtiği dönemi ve özellikle de bugün ulaştığı gelişmişlik düzeyini dikkate aldığımızda büyük değişimlerin göreceli olarak çok küçük bir zaman aralığına sıkıştığını görmekteyiz. Aydınlanma Çağı, Endüstri Devrimi, Teknoloji Çağı olarak adlandırılan son dönemlerin 100 cm’lik bir cetvelin milimetre ölçeğine karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan bakıldığında, insanın evrim süreci içinde modern yaşamın getirdiklerinin insanın özünü etkilemesi pek olası görünmemekte. Diğer taraftan, bugünün şehirlerindeki ortalama bir hayatın, bundan 300 yıl öncesinin yerleşimlerindeki bir kişinin yaşamından çok farklı olduğu da yadsınamaz bir gerçeklik.

Peki, 100 binlerce yıl geniş düzlüklerin, derin vadilerin, ulu ormanların çetin koşullarında zorlu ancak özgür bir yaşamın özümüzde bırakmış olduğu derin izler kolayca silinebilir mi? Tabiatın doğal akışına uyumlanmış bir hayattan, tüm yaşamın ‘’kutu kutu’’ tasarlandığı her yönden sınırlandırılmış bir yaşama uyum sağlamak bugünün şehirlisine neler getirmekte?

Daha 20’inci yüzyılın başlarında modern sosyolojinin kurucusu olarak kabul edilen Emile Durkheim uzun yıllar süren çalışmalarının ardından bir saptama yapıyor ve şu soruyu soruyor: “Üretimdeki büyük ilerlemelere, modernleşen şehirlere ve artan refaha rağmen neden insanlar daha mutsuzlar?’’ Gerçekten, modern yaşamın getirdikleri karşılığında ödenen bedele baktığımızda her yönden kısıtlamalarla çerçevelenmiş ‘’kutu kutu bir yaşamın’’ içindeyiz. Yaşadığımız apartman dairesi, iş yerindeki pozisyonumuz, dev şehirlerin kalabalıkları içindeki yalnızlığımız, satın almak zorunda olduklarımızın yaşantımıza getirdiği mecburiyetler, hepsi ama hepsi aslında insanoğlunun kendi elleriyle çizdiği ‘kutular’ dünyasının birer güçlü kanıtı olarak önümüzde duruyor. Bunlar yetmezmiş gibi popüler kültürün görünmez eli, bu kısıtları artırırken ruhumuzu daha da bir cendereye sokuyor. Günün modasını takip edeyim, falancanın giydiği elbiseden bende de olsun, cep telefonumu yeni çıkan modelle değiştirmem lazım, biricik çocuğum özel okulda okumalı, en güvenlikli sitede oturmalıyım gibi daha nice kısıtları da kendi ellerimizle yaratıyoruz. Hal böyle olunca bir bakıyorsunuz, sonuçsuz ve amaçsız bir kısır döngü içerisinde insanlar gerçek yaşam amaçlarından uzaklaşmışlar ve Durkheim’ın çok önceden tespit ettiği netice ortaya çıkmış. İşin daha da sıkıntılı yönü, bütün bunlar olurken sürekli çok meşgul görünen, kendi yarattığı zorunlulukların gereğini yerine getireceğim derken, gerçekten değerli olanları görmezden gelen ya da sürekli erteleyen bir yaşam tarzı ortaya çıkıyor.

Yukarıda anlatılan yaşam biçiminin tabii ki çalışma ortamına da çeşitli etkileri var. Mesela, daha mesai başlamadan ‘büyük şehir yorgunlarının’ işe odaklanmaları için gerekli süre, bağımlılığa dönüşmüş teknoloji kullanımının çalışma verimliliğine vurduğu ağır darbeler, telefonla, sosyal medya mesajlarıyla, elektronik iletilerle sürekli örselenen yaratıcılık ilk söylemde akla gelenler. ABD’de yapılan büyük ölçekli araştırmalar, bu ülkedeki çalışanların sadece yüzde 20-25’inin iş yerine mevcut işlerini geliştirmek amacıyla geldiğini ortaya koyuyor. Daha ilginç olan istatistik ise araştırmaya katılanların önemli bir kısmının iş yerine başka bir iş aramak için geldiklerini ifade etmeleri. Anlaşılıyor ki, iş yerine bağlılığı artırmak, çalışanlardan daha yüksek performans elde edebilmek için organizasyonların yaptıkları onca yatırım aslında daha temel ve insani etkenlere (organizasyonel değil) bağlı olarak etkisini yitiriyor. Yani, çalışanların birey olarak sorunlarının çözülemediği ve günlük yaşamın girdaplarına kapıldıkları bir ortamda iş yeri verimliliğini yükseltmeyi düşünmek ancak masum bir hayal…

Konuya diğer bir açıdan bakıldığında ise, rekabetin boyutlarının ve derinliğinin geçmiş yıllara göre üssel olarak arttığı iş dünyasında yaşıyoruz. Firmaların gerçek anlamda farklılık yaratıp, rakiplerinin arasından sıyrılabilmeleri standart uygulamaları takip etmekten çok daha fazlasına ihtiyaç duyuyor.

Artık, organizasyonun her kademesindeki her bireyin takıma getireceği katkının hassas terazilerde tartılması gerektiği dönemlerdeyiz.

Sportif alan bizlere bu konuda çok net örnekler veriyor. Daha 5-10 sene öncesine kadar yarışmalarda kazanan insan gözüyle algılanırdı, şimdilerde ise bitiş çizgisindeki sonucun ancak elektronik aletlerle tespit edilebildiği soluk soluğa bir rekabeti görmekteyiz. Bu durum ise, antrenman programları, beslenme diyetleri, dinlenme ve yüklenme süreleri, psikolojik hazırlıklar, yıllık yarışma programları, koçluk ve motivasyon yaklaşımları gibi tüm çalışmaların saniyeler değil, saliselerle farkı gözeterek yapılmasını gerekli kılıyor.

Takdir edileceği gibi, çalışmaların en uç seviyede hassaslaştığı bir ortamda en önemli etken olan insana olan yaklaşımın değişmeden kalması düşünülemez. Bu nedenle, günümüzün koçlarının, takımdaki her sporcuyu kişi özelinde, her türlü fiziksel ve psikolojik özellikleri ile yakından ve detayında tanımaları kaçınılmaz bir zorunluluk. Bu çerçeveyi iş dünyasına yansıttığımızda ise ne kadar kalabalık olursa olsun, ekip üyelerini insani tarafı ve tüm özellikleriyle en iyi tanıyan kişinin o takımın lideri olması gerekiyor. Takım liderinin ekip üyelerini daha iyi tanıdığı ve anladığı bir ortamda, insanlar korumacı duvarlarını indirecek, ‘kutularından’ çıkacaklar ve genetiklerinde kodlanmış olan büyük ovalarda özgürce dolaşabilmek duygusuyla coşacaklar. İşte bu duygular, organizasyonun ihtiyaç duyduğu gerçek bağlılığı ve adanmışlığı ortaya çıkaracaktır.

Öyleyse, işyerindeki ‘kutuları’ yıkıp memnuniyet ve motivasyonu artıracak Uygun İklim Koşullarını yani bağlamı (context) yaratmak liderler için öncelikli konu haline gelmektedir. Uygun iklimi oluştururken, yapılan işin özelliği ve paylaşılan ortak hedeflerle birlikte takım üyelerinin değerleri, motivasyon unsurları, kişilik özellikleri, davranış kalıpları ve yetkinlikleri dikkate alınmak durumundadır. Yani, bir takımın yüksek performans göstereceği uygun iklim takım içindeki etkileşim, iletişim ve gözlemlerden elde edilen verilerin sentezlenerek nitelikli bilgiye dönüştürülmesi demektir. Bu noktada, çağdaş işletmelerde etkili takım yönetmenin yolunun psikolojisi ve sosyal psikoloji üzerine bir miktar okuryazar olmaktan geçtiğini de söyleyebiliriz. Duygusal zeka, kişilik tipleri ve özellikleri, tutum ve davranışlar, sosyal biliş, kalıp yargılar (stereotipler), algı, zihinsel şemalar, otorite vb. kavramlara üzerine yapılacak okumalar ve çalışmalar önemli bir farkındalık ve farklılık yaratacaktır.

Son söz: İnsanı tanı, kutuları yık, ipi göğüsle!

 

 

 

Önceki İçerikGercüşlü kadınlara çiftçilik eğitimi
Sonraki İçerik2019’da hedef yönetim kuruluna en az üç kadın üye
1988 yılı Orta Doğu Teknik Üniversitesi İşletme Bölümü mezunudur. İş hayatına Koç Holding de otomotiv sektöründe başlamıştır. Daha sonra sigortacılık sektörüne geçmiş, sırasıyla Şark Sigorta, AGF Garanti Sigorta, Garanti Hayat Emeklilik, American Life şirketlerinde yöneticilik görevleri yapmıştır. Nihayetinde Finans Emeklilik ve Hayat Şirketi Genel Müdür pozisyonunda bulunmuştur. Ajlan Sözütek halihazırda Linkage Türkiye bünyesinde danışman olarak görev yapmaktadır. Şirketlerin yönetim kademelerine yöneticilik ve liderlik konularında danışmanlık, toplantı ve eğitim fasilitasyonu, koçluk desteği verilmesi ana faaliyet alanını oluşturmaktadır. Özellikle, değişim ve dönüşüm liderliği, zor zamanlarda liderlik, stratejik liderlik, yenilikçi yaklaşımlar, yüksek performanslı takımların yönetilmesi, yöneticilikte koçluk yaklaşımları ve lider olarak kişisel gelişim alanlarında çalışmaktadır. Sözütek, ICF Associate Certified Coach sertifikasına sahip olup, İngilizce ve Fransızca bilmektedir.